Mutlu Olmak Zorunda Mıyız?


Bu günlerde mutlu olmanın yollarını anlatan pek çok içerikle karşılaşıyoruz. Oysa “mutluluk” kavramı kimine göre ilkbaharda dalından kopan kiraz, kimine göre çocuğunun ilk adımı, kimine göre yeni bir araba, kimine göre sıcak bir gülüş ve daha saymakla bitmeyecek pek çok şey… Dolayısıyla mutluluk kadar göreceli bir kavrama ulaşmak için belli başlı yollar ve basamaklar saymak maalesef pek mümkün değil. Keşke mutluluk bir kapı olsaydı ve anahtarı da sayabileceğim birkaç şartta olsaydı. İnanın hiç çekinmeden bu şartları size sayardım…

Sahi, mutlu olmak zorunda mıyız gerçekten? Yaşam mutluluk üzerine mi kurulmuş da biz sürekli mutlu olmanın yollarını arıyoruz? Diyelim ki yaşam mutluluk üzerine kuruldu… Bir kuş havada uçarken mutlu olmayı düşünüyor mu dersiniz? Muhtemelen hayır, onun işi uçmak, düşünmek değil. Ya da bir ağaç yapraklarını sonbaharda dökerken üzülür mü? Muhtemelen yalnızca toprağa kök salıp hayata tutunmaya çalışıyor. Fakat insan? İnsan ise, belki de zihninin karmaşıklığı nedeniyle, “mutlu muyum?” sorusuna fazlaca takılır ve belki de mutlu olmak için mutsuzluk yaratan şeyleri ortadan kaldırma çabasıyla bir kontrol ihtiyacına kapılır.

Fakat hayat kontrol edemeyeceğimiz kadar belirsiz ve büyüktür. Bir tarafında sevinçler, diğer tarafında hüzünler sunar insana. İnsan sevinçler hiç bitmesin diye uğraşırken hayat diğer yandan çaresizlikleriyle gelir. Çaresizlik hiç bitmez sanırken ise öbür yandan yeni bir umutla doğar yeni gün. İşte güneşin doğup batışı kadar gerçektir zıt duyguları barındıran yaşantıların hayatta yer alması.

Bu yüzden de hayatın amacı mutluluk değil, bütün duygulara yer açarak anlamlı bir yaşam kurmaktır. Yalnızca mutluluk hissetmeyi beklemek, güneşi bugün batırmamaya çalışmak kadar imkansızdır.

Peki mutsuzluktan kaçmaya çalışırken gerçekten mutlu olduğumuz anları keyifle geçirebiliyor muyuz, yoksa “evet bugün mutluyum ama ya yarın mutlu olmazsam?” düşünceleriyle zaten mutlu olduğumuz zamanları da karamsarlıkla ve olumsuzlukları kontrol etme çabasıyla mı geçiriyoruz? Bugün bu çabayı bir kenara bıraksak hayatımız nasıl olurdu? Hayatta mutsuzluğu da, hüznü de, acıyı da mutluluk, huzur kadar kabul edebilseydik ve her birinin geçiciliğini kabul edebilseydik şu anda nasıl bir yaşamımız olurdu?

Belki de mesele, mutlu olmaktan çok canlı olmak, kendimizle temasta kalmak, tüm duyguların gelip geçici olduklarını kabul edip hayatın bütün renklerine açık bir yürekle yürümektir…

Psikolojik Danışman Hüdanur GÜRSOY