Hayata Karşı Kuvvetli Bir Çığlık

Yediden yetmişe birçok kişiyi derinden etkileyen Edvard Munch’un Çığlık Tablosu’nu Act bağlamında inceleyelim.

Edvard Munch Norveçli bir ressamdır ve en çok “Çığlık” adlı eseriyle tanınır. Sanatı, insan ruhunun acılarını ve kaygılarını çarpıcı bir şekilde tuvaline yansıtır.

Munch, tablonun yaratılış sürecini günlüğüne şöyle yazmıştır:

“İki arkadaşımla yolda yürüyordum. güneş batıyordu. birden gökyüzü kan kırmızısına döndü. Durdum, kendimi bitkin hissettim. Korkulukların üzerine eğildim. Mavi-siyah fiyordun ve kentin üstünde kan ve ateşten oluşan bulutlar vardı. Arkadaşlarım yürümeye devam etti, ben orada ürpererek kaldım ve doğanın içinden geçen sonsuz bir çığlık hissettim.”


Tabloya ilk bakıldığında yoğun bir acı ve kaygı görülse de detaylı bakıldığında gökyüzü ve zeminin iç içeliği ve çığlık dışında bütün figürlerin silikliği ile belki de Munch, düşünceleri ile bütünleştiği anın (füzyonun) zorluğunu bir çığlık yoluyla göstermeye çalışmış resminde. Hayatı boyunca hiçbir şeyden korkmayan birini tanıdınız mı? Ya da hayatı boyunca hiç üzülmeyen, karılmayan veya hayatında hiç acı çekmemiş biriyle tanıştınız mı peki? Muhtemelen cevap hayır olacaktır çünkü yaşıyor olmak, bu duyguları hissedebilmekten geçer.

Korkularımız, acılarımız bazen çok mutlu ya da normal bir anımızda gelip bizi yakalar. Tıpkı Munch’un arkadaşlarıyla yürürken gelen ani bitkinlik hali ile birlikte “Korkulukların üzerine eğildim. Arkadaşlarım yürümeye devam etti, ben orada ürpererek kaldım” demesi gibi…

Zihnimiz konuşmaya başladığında, o en acı anılarımızı en hüzünlü anlarımızı tekrar hatırlamaya başladığımızda zihnimize karşı kuvvetli bir çığlık atmak gelir içimizden: Yeteerrr! Munch da belki kendi zihnini susturmak için bir çığlık atmıştır tablosunda.

Bu dayanılmaz acı verici anları yaşarken yalnızca zihnimize kulak verdiğimizde şunları duyarız: “Hayatın boyunca yalnız kalacaksın. Hayatın boyunca başarısız olacaksın. İşe yaramazsın. Yetersizsin. Sevilmezsin. Eksiksin…” ve daha pek çoğu…

Bu düşüncelerle bütünleştiğimizde tıpkı çığlık tablosundaki gibi etrafımızdaki her şey daha karmaşık ve daha silik hatta belki tek renk gibi gelmeye başlar. Sanki tek gerçek zihnimizin söylediği bu eleştirilermiş gibi. Peki bunları tek gerçek olarak kabul etseniz hayatınız nasıl olurdu? Bu eleştirileri tamamen doğru kabul ettiğinizi ve zihninizin susmadığını varsayarsak çocuğunuzla parkta oynarken nasıl olurdunuz? Sevdiğiniz tatlıyı yerken? Mesai saatinizde? Ya da sevdiğiniz bir diziyi izlerken?

“Arkadaşlarım yürümeye devam etti, ben orada ürpererek kaldım” diyen Munch’un yürümeye devam eden yalnızca arkadaşları değil, durmak bilmeden yürüyen zaman belki de.

Az önce sorduğum soruya verdiğiniz cevap Munch’un çığlığıyla benziyor olabilir.

Sizin akıp giden hayatınızda neler var ve siz bu hayatın neresinde duruyorsunuz? Peki ya neresinde durmak istiyorsunuz? Tamam, korkularınıza, acılarınıza, olumsuz anılarınıza karşı şöyle kuvvetli bir çığlık atabilirsiniz ama şimdi ne yapmak istiyorsunuz? Hayatınız akıp giderken oracıkta donup bu akışı mı seyredeceksiniz yoksa zihninize rağmen ve zihninizle beraber hayatınızın başrolü mü olacaksınız? Seçim sizin.

Şimdi her şeye rağmen kuvvetli bir çığlık atacak olsanız sizin çığlığınız neler anlatırdı? Ve o çığlık sizi hangi yöne çağırıyor olabilir?

Hüdanur GÜRSOY